İSYANKAR, BOZGUNCU, MUZİP: SİNEMANIN EDEPSİZ KADINLARI

Dört ayrı bölümden oluşan ‘Sinemanın İlk Edepsiz Kadınları’ seçkisi, erken dönem sinema tarihini adeta yeniden yazan bir tür tarihsel “kazı çalışması”. Laura Horak, Maggie Hennefeld ve Elif Rongen-Kaynakçı’nın sinema tarihinin -kelimenin gerçek anlamıyla- tozlu raflarına baktıkları proje, sessiz sinemanın alışılmadık kadın karakterleriyle tanıştırıyor bizi. Kimisi cinsel şiddete, kimisi ev içi emek sömürüsüne, kimisi ise üzerine yapışan toplumsal cinsiyet rollerine ve atanan cinsiyetine isyan eden bu fazlasıyla “komik” kadınlar, özellikle beden komedisinden beslenen slapstick türünü büyük bir ustalıkla işliyor ve mizahı yer yer politik bir araç olarak kullanıyor. Komedinin yanı sıra western ve gerilim türünde filmlere de yer veren seçkinin “isyankâr ve bozguncu” kadınlarının yansımalarını günümüz filmlerinde de yer yer gözlemlemek mümkün. Bu karakterlerin ne yazık ki hâlâ parmakla sayılabilecek kadar az olan “modern versiyonlarına” göz atmak, yüzyıl sonra tüm bu “edepsizliklerin” hâlâ nasıl bir yıkıcı potansiyel taşıdığını da gösteriyor bizlere. Projeye ilham veren olaylardan bir tanesinin Donald Trump’ın Hillary Clinton için kullandığı “edepsiz” (nasty) kelimesi olması da bu tarihsel devamlılığı kanıtlar nitelikte. Tarihin derinliklerinden bizlere seslenen bu etkileyici kadınların bugünden bakınca çağrıştırdıkları…

Léontine ve Animenin Yaramaz Kızları

Seçkinin “Korkunç Hizmetçiler ve Anarşik Erkek Fatmalar” isimli ilk bölümünde yer alan filmlerden biri La pile électrique de Léontine’i (1910). Filmde gerçek kimliği ne yazık ki bilinmeyen, Pathé Comica serisinin yıldızı Léontine’nin bir tür “elektroşok” cihazıyla ortalığı birbirine kattığına tanık oluyoruz. Studio Ghibli’nin yaramaz kız çocuklarını hatırlatan Léontine, onu “ehlileştirmeye” çalışan tüm yetişkinlere inat, “özel gücü” sayesinde herkese meydan okuyor. Hayao Miyazaki’nin tüm kenti birbirine katan yaramaz denizkızı Ponyo, Isao Takahata’nın “ele avuca sığmaz” küçük prensesi Kaguya, Hiromasa Yonebayashi’nin tüm kuralları hiçe sayan ve tehlikeye atılan ergen kahramanı Arrietty… Sağladığı görsel olanaklarıyla “yıkıcı komediye” büyük bir alan açan bu animasyonların kahramanları, slapstick ve bedensel komediyi kullanma şekilleriyle erken dönemin “anarşik erkek fatmaları” andırıyor.

Sistemi İçeriden Çökertmek: Korkunç Hizmetçiler

Seçkinin ilk bölümünde yer alan bir başka çarpıcı film ise bir grup dadının işverenlerine isyan ettiği La Greve des Nouricces (1907). Bir yanıyla dönemin süfrajet hareketini hatırlatan, bir yanıyla ise ev içi emek sömürüsüne ve hizmet sektöründe çalışanların güvencesizliğine isyan eden film, neredeyse absürt denilebilecek bir tür komedi. İsyan eden hizmetçiler konu olunca ilk akla gelen filmlerden biri olan Claude Chabrol imzalı La Cérémonie (1995), komedi türünde olmasa da benzer bir politik isyanı konu ediniyor. Özellikle Isabelle Huppert’in uçlarda gezinen performansıyla yer yer mizahi bir üslup da kazanan film, erken sinemanın sınıfsal sınırlarla dalga geçen bozguncu hizmetçilerinin modern bir versiyonu gibi. Seçkideki bu hizmetçiler için seçilen “korkunç” sıfatı, genelde korku/gerilim türünün sevilen motiflerinden hizmetçi/dadı figürü düşünüldüğünde oldukça anlamlı bir tercih. The Omen’den (1976), The Babysitter’a (1980) pek çok korku filminin vazgeçilmezi olan “korkunç hizmetçiler”, yakın dönemden ise The Handmaid’s Tale ve Servant gibi dizilerde yeniden karşımıza çıkıyor ve sistemi “içeriden çökertiyor.”

Sakarlığın Gücü Adına: “Bırak Evi Bok Götürsün!”

Seçkinin benzer bir izlekte ilerleyen ikinci bölümü ise “Yıkım Kraliçeleri”ni ve öfkeli ev kadınlarını konu alıyor. Kocasının kendisini bırakıp balığa gitmesiyle çileden çıkan Madam Plumette’e odaklanan La fureur de Mme Plumette’i (1912) izleyip de Carmen Maura’nın başrolünde yer aldığı Pedro Almodóvar imzalı Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar’ı (1988) hatırlamamak mümkün değil. Yönetmenin erken dönem filmlerinin sevilen oyuncusu Maura, kara komedi türündeki What Have I Done to Deserve This?’de (1984) ise feminist isyanın bayrağını çeken bir ev kadınını canlandırıyor.

Seçkinin ikinci bölümündeki bir diğer film ise Little Chrysia adlı komedyenin başrolünde yer aldığı Zoé et le Parapluie Miraculeux (1913). Sihirli bir şemsiye yardımıyla istediği her şeyi gökten yağdırabilen Zoé, tam olarak kontrol edemediği bu gücü sayesinde işverenleri -ve hatta kendisi de- dahil olmak üzere etrafındaki herkesi fiziksel olarak yıkıma uğratıyor. Burada yer yer ortaya çıkar “sakarlık” ya da kontrolsüzlük teması, yakın dönemden Greta Gerwig’in filmleri ve performanslarıyla özdeşleştirdiğimiz bir tür bedensel komedi türünü getiriyor akla. Frances Ha’nın (2012), Lady Bird’ün (2017) ya da Mistress America’nın (2015) bedenine tam olarak hakim olamayan ve “sakarlıklarıyla” etrafı da yıkıma uğratan kahramanları, kendilerine yakıştırılan toplumsal cinsiyet rollerini sürekli olarak bir tür “silkeleme” hâlindeler.

Ne Hanım, Ne Efendi: Vahşi Batı’nın Kadın Kovboyları

İkinci bölümdekine benzer bir kalıplara sığmama hali, seçkinin üçüncü bölümünün de ana temasını oluşturuyor: “Cinsiyet İsyankârları”. Üzerlerine yapışan “hanımefendi” rolünü reddeden ve toplumsal cinsiyet kalıplarına meydan okuyan karakterlerden oluşan bu bölümde Rowdy Ann (1919) isimli bir western izliyoruz. Üzerinde kovboy kıyafetleri, belinde silahı, sürekli at üstünde koşturan Ann, erkeklerle giriştiği bir kavga sonrasında ailesi tarafından zorla bir “hanımefendi” okuluna gönderiliyor. Okul her ne kadar Ann’in “sivri tarafını” yer yer törpülese de, içindeki asi ruh eski hâlinden hiçbir şey kaybetmiyor. Tarihsel olarak oldukça eril bir tür olan western’in günümüzde bile kadın başrollü örneklerine rastalamak zorken, 1919 yılından Ann bize tüm muzipliğiyle göz kırpıyor. Bu anlamda son filmi First Cow’la yeniden western türüne dönen Kelly Reichardt’ın Meek’s Cutoff’u (2010) akla gelen nadir örneklerden. Kadınların sadece arketipler olarak yer aldığı western türünün merkezine Emily Tetherow isminde genç bir kadını yerleştiren yönetmen, Calamity Jane (1953) ve Johnny Guitar (1954) gibi kadın başrollü western öncüllerin izinden gidiyor.

Şehrin Maskeli Kahramanları: “Erkeği Oynamak”

Seçkinin son bölümü ‘Dişi Hilebazlar’ ise, metropolün karmaşasında kaybolmamak için çeşitli “hilelere” başvuran modern kentli kadınların hikâyelerini anlatıyor. Bu bölümde izleme olanağı bulduğumuz “bilim kurgu-komedi” Amour et Science (1912), Daisy isimli genç bir kadının, bir tür “Zoom/Skype” prototipi icat eden nişanlısına oynadığı intikam oyununu konu alıyor. Şaşırtıcı derecede yenilikçi bir kurgu yöntemiyle ekranın parçalara ayrıldığı filmde, yüz küsür sene öncesinden günümüze seslenen bir “görüntülü konuşma” hayaline tanık oluyoruz. Daisy, en yakın arkadaşını erkek kılığına sokuyor ve kendisini görüntülü arayan nişanlısını kıskandırmak için ona bir şaka yapıyor. Şehir yaşamına uyum sağlayabilmek için çözümü erkek kılığına girmekte bulan Daisy gibi kadınlar, Little Women’ın (2019) kendini erkek bir yazar olarak tanıtmak zorunda kalan Jo March’ından babasının yerine askere giden Mulan’da (1998), Game of Thrones’un “cinsiyet isyankârı” Arya Stark’tan Sherlock Holmes’un muzip kız kardeşi Enola Holmes’a pek çok karakteri getiriyor akla. Kendilerini görünür kılmak için “görünmez” olmak zorunda kalan bu “edepsiz” kadınlar, keskin zekaları ve kurnazlıklarıyla erkek egemen toplumun altını oyuyor, yıkarak, bozarak, bağırıp çağırarak yer açıyor kendilerine.

Aslı ILDIR  
*Bu yazı ALTYAZI DERGİSİ yazarı Aslı Ildır tarafından Kültür Blog için kaleme alınmıştır.   
**Sinemanın İlk edepsiz Kadınları seçkisini 8 Mart-19 Nisan 2021 tarihleri arasında kundurama.beykozkundura.com‘da izleyebilirsiniz.